10 Kasım yok ve zaten hiç olmadı

0

Sonbaharın kendine özgü hüznü, romantizmi, bir fincan çay ve parmakların üzerine kadar çekilmeye başlanan hırkalarla özellikle kadınlarda sanki bir özlemi dindirir hep. Özellikle kasım ayı, artık sosyal medyada, cazip grafik tasarımlarla, etrafında kalpler uçuşan “Hello November” şeklindeki görsel şölenlerle kutlanır oldu. Ancak, içi sanki huzurla dolduran, şarkıları, kitapları sanki daha da güzelleştiren o hava bugün buz kesti. Bugün, tarihte de ben ve ikokulda sınıfımdaki diğer arkadaşlarım için zor bir gün oldu hep. Sanki birkaç gün öncesinden başlayarak 10 Kasım, boğazımıza düğümlenmeye, sevinçli teneffüs çığlıklarını hüzne dönüştürmeye başlardı. Daha çok okumaya, düşünmeye ve yazmaya başladığımız bir döneme girer, Mustafa Kemal’in duvarımızda asılı, geleceği mavi bir düşe boyayan gözlerine uzun uzun dalar, fantastik filmlerde olduğu gibi, sanki bir an göz göze geliriz diye beklerdik. Bir mucize gerçekleşmesini isterken, sınıfımızda bizi izlediğini bilmeye ihtiyaç duyduğumuzu hissettik belki de.

Çocukluğumda Atatürk yalnızca kalbimizde değil, hayatımızda da bizimle birlikte yaşardı. Çünkü çok bahsettik ondan; aile sohbetlerinde, okul münazaralarında, okuma bayramlarında Atatürk aile dostumuz, öğretmenlerimizden biri, hatta sanki bizim velimizdi. Baş köşeye oturturduk O’nu; dinlerdi hakkında söylediklerimizi ve biz bu nedenle, “Bugün 10 Kasım. Atam rahat uyu” derken, sözleşmiş gibi ne bir şarkıda, ne bir şiirde bağıramaz, bunu coşkuyla söyleyemezdik. Çocuktuk halbuki. Her şarkıda, şiirde olduğu gibi, dizeleri büyük bir içtenlikle haykırabilecek kadar çocuktuk üstelik.

Tüm bunlar bir yana, yine bir “hiç olmaması gereken 10 Kasım”da, bugün önemini daha iyi anladığım bir şeyi yaşadık biz sınıfta. Bütün sınıf, yani bütün kızlar ve erkekler, aynı anda gururlanmayı başardık.

Kız – erkek demeden göğsümüz kadın hakları için kabardı

Sınıf öğretmenimiz bize 10 Kasım’ı, Atatürk’ün hastalandığı süreci anlatmakla kalmadı; hepimizi her izlediğimizde göz yaşlarına boğan Sarı Zeybek’i de ilkokul sıralarındayken bizimle tanıştırdı. “Tanıştırdı” diyorum; çünkü biz Sarı Zeybek’le o kadar sık görüştük, o dönemi, o dönemki ruh halini o kadar çok anlattırdık ki ona, bir belgesel, film, kayıt, belge gibi izlemek aklımıza bile gelmedi. Biz birer küçük kız olarak daha duygusaldık ve Atatürk’e, sanki biz olsak daha iyi bakardık. Çünkü, yatağında yatarken fotoğraflarını görüyor, içimiz sanki O’nunla ilgilenemediğimiz için cız ediyordu.

Sınıftaki o küçücük erkekler ise, birbirine destek olan askerlerin hatıralarına daha bir kulak kabartıyor, Çanakkale’den zaferle ayrılana kadarki mücadeleyi dinliyor, yanaklarından süzülen yaşları büyük bir süratle silip, göstermemeye çalışıyorlardı. Kısacası, erkeklerin o zaman da filmlerle ilgili algıları aynıydı. Yaralı arkadaşını taşıyan asker, kahramanlıklarla dolu bir tarih, mücadele ruhu onları daha bir etkiliyordu.

Kimi kızlar, bu duygusal çocuklardan bazılarına içten içe birtakım duygular beslemeye başlarken, zaten platonik aşkın ağına çoktan düşmüş olanlar, hoşlandığı çocuğun gözyaşlarını fark edip, elini kendi kalbinin üzerine koyuyor, hızlanan kalp ritmlerini durdurmaya çalışıyordu.

Sonra biz o gün, içinde Atatürk sevgisi besleyen her erkeğin ne kadar sevilesi olduğundan başka, bir şey daha öğrendik. Kadınlara seçme ve seçilme hakkını, Atatürk pek çok ülkeden önce biz Cumhuriyet kadınlarına çoktan tanımıştı bile. İtalya’dan, Fransa’dan, İsviçre’den çok daha üstündük. Bir anda, sınıfımızda 10 Kasım hüznünün yerini gurur dalgası kapladı. Yalnızca kızlar değil, erkekler de birbirini dürtüp, şunu söylüyorlardı:“Üfff önce biz başarmışız. Düşünsene şimdi; Fransa’dan İsviçre’den önce biz yapmışız oğlum…”

10 Kasım yok ve zaten hiç olmadı

O küçük erkekler, kadınların seçme ve seçilme hakkına önce sahip olması için ağızlarını doldura doldura “üfff…” dediler. “Herkesten, tüm ülkelerden öndeyiz” diyerek, kadın hakları konusunda adeta çığır açtığımızı ve bunun “üfff…” ne kadar büyük bir olay olduğunu söylediler. O zaman, işte o zaman bizim ilk platonik aşklarımız büyüdü içimizde. Neye “üfff…” dediklerini anladığımız için değil tabi; anlayamazdık. Ancak, onlara gurur çok yakışmıştı. Türkiye’nin, Cumhuriyet’in üstünlüğünü içlerine sığdıramamaları, ardından gelen teneffüste, “Atatürk’ün askerleriymişiz mesela cephedeymişiz. Şuradan da düşman bize ateş ediyomuş. Şimdi şurada eğilip sürünerek gidelim” diye askercilik oynamaları, kısacası birbirine silgi atan çocuklardan, bir anda kahramanlara dönüşmeleri bizi çok etkilemişti.

Mustafa Kemal’in içimizde taşıdığımız sarsılmaz sevgisi, içimizde gittikçe büyüyen Cumhuriyet kadını olma gururu, kadın – erkek övündüğümüz devrimleri, bugün hala çocuk sevinciyle marşlar söylememizi, çocuk coşkusuyla şarkılara eşlik etmemizi sağlıyor. 10 Kasım, bakmamaya çalıştığımız bir takvim yaprağı; 10 Kasım, yine Ata’mızın gözlerinin içine bakıp, göz göze gelecek miyiz diye hüzünlü bir bekleyiş.

Biz bugün seni yalnızca anmıyoruz Ata’m; biz bugün seni anlıyoruz. Biz çocuklarımıza da seni anladıkça anlatmaya devam ediyoruz. Yattığın yer huzur dolsun; nur dolsun. 10 Kasım yok; hiç olmadı. Cumhuriyet’inin çocukları seni düne değil, yarınlara sakladı…

 

Eski muhabir, sonradan içerik editörü. Fotoğrafçeker & hayvansever

Leave A Reply